13 Temmuz 2018 Cuma

SOSYAL SERMAYE 1

Sosyal sermaye toplumu oluşturan fertler arasında ki güven, güçlü iletişim , ve birlik olarak tanımlanabilir. Ticaret yapılması ya da ticarete teşebüs edilmesi için uygun bir ortam olmalı. Bu uygun ortam bireylerin iş yapabilmesi için kurdukları güvene dayalı ilişkiler ağının olması ile sağlanır.
Bir süre muhasabeci olarak çalıştım. Bu dönemde ticaretin pratik halini gözlemleme şansı elde ettim. Alım-satım yapan bir ticarethanede işlerin nasıl yürüdüğünü görme şansım oldu. İşin teminat, şözleşme gibi yasal ve nispeten soğuk tarafına geçmeden önce konuşmalar diyaloglar hatta tahmini hesaplar ciddi ölçüde spontane gelişiyor. Fakat kesin olan şu ki her ticari anlaşmaya ya da eyleme bir "tanıdık" vasıtası ile başlanıyor. Tam olarak ne demek istediğimi anlatabilmek için bir olay modellemesi yapacağım. Aslında gerçekten olmuş olan bir olaysa da isimler farklı.
Ahmet uzun yıllar gıda sektöründe çalışan biri olsun. Ahmetin yaptığı iş kafelere, lokantalara toptan gıda satan bir firma da plasiyerlik. Yani satış danışmanı. Ahmet elinde bulunan çay, şeker, kahve, soğuk meşrubat ve daha envai çeşit ürünlerini satmak için müşteriye gidiyor. Ona fiyatlarını okuyor ve patronu tarafından kendisine verilen sınırlar dahilinde indirim (iskonto) yapıyor.  Müşteri ikna olduğu noktalarda siparişi veriyor. 
Burada daha önce de değindiğim homo-economicus insan modeline aykırı olan bir çok durum gördüm.  Şimdi bir de müşteri sokalım olay modelimize; Müşterimizin işletmesinin adı X kafe. X kafe de satın almadan sorumlu kişi murat olsun. Sahibi ise Ferhat. Aşağıda bir tablo yapalım ki isimler karışmasın.
Şöyle ki;
- Ahmet - plasiyer yani pazarlamacı / satışçı
- X kafe müşteri işletmesi
- Murat X kafenin satın alma sorumlusu
- Ferhat X kafenin sahibi
Normalde Ahmet X kafeye gittiğinde elinde bulunan fiyat listesini okumalı Murat bu fiyat listesini diğer firmaların plasiyerleri ile karşılaştırmalı en ucuz fiyatları seçmeli ve sipariş vermeli. Böylece X kafe de satılan ürünleri en uygun fiyata almış olur. Fakat pratikte iş bu şekilde yürümüyor. Elbette Ahmet'in elinde ki liste ile diğer plasiyerlerinin listesi arasında ciddi uçurumlar yok sözgelimi çay fiyatlarını ele alırsak biri 1 kg Çay için 10 lira fiyat verirken diğeri 30 lira fiyat vermiyor. Bİrbirine yakın fiyatlar oluyor. Fakat yine de farklılıklar var. Kafe lokanta ve ya yemekhane gibi işletmelerin satın aldıkları ürünlerin çeşitleri çok fazla çöp poşetinden şekere, peçeteden suya, kürdandan konserve mısıra kadar bir çok çeşit ürün var. Çoğu zaman Satın alma sorumlusu Murat tek tek fiyatlara bakmıyor. Evet bakması lazım ama üşendiğinden ya da kafası karıştığından sipariş öncesi sıkı bir inceleme yapmıyor. En çok aldığı ürünlerin fiyatlarına bakıyor. Mesela çay ya da kahve.  Siparişini veriyor sonra ürünler geldiğinde faturayı inceliyor. Faturalar ise ayrı bir hikaye. Faturaları ben kesiyordum. Hatta bizim aldığımız ürünlerin faturalarını da sisteme ben işliyordum.  Çoğu zaman ürünlerin birim fiyatını tam olarak bulmak tek bir ürün için bile ciddi bir sorun. Bİr de 50 kalem olan bir faturanın ürünlerini tek tek incelemek tam anlamı ile mesai gerektiren bir iş.  Bu işte  uzmanlaşan ve yapan birine rastlamadım.
Bu konunun etkenlerini ileride daha ayrıntılı inşeAllah ileride yapacağım fakat şimdilik soru şu Murat niçin Ahmet'ten alıyor ? Cevap genelde duygusal. Ya sağlam bir dostluk ilişkisi var ya güveniyor ya da ikna ediliyor.  Net olan şey fiyatlar aşırı değilse karar mekanizmasının en önemli belirleyecisi ticari aktörler arası ilişkiler.
Bu işin mutfağı bir ticari aktörler arası ilişkiler neticesinde son tüketici olan müşterilere ne arz edileceği belirleniyor.
Tekrar başa dönersek sosyal sermaye burada devreye giriyor. Toplumun fertlerinin birbirie güveni iletişimi ki bu iletişimde mesele dil, kültür, din hatta ırk bile ciddi roller oynuyor. Sosyal sermayesi güçlü olan ülkelerde ticaret daha emin ve güçlü bir şekilde ilerlerken bu da verimlilik, ekonomik büyüme ve refahın adil dağılımına doğru pozitif bir meyil gibi sonuçlar doğuruyor.
Fiziki sermaye hammadde , üretim ve ya pazarlama teknolojileri , lojistik  gibi endistürünün görünen aktörleri iken sosyal sermaye daha soyut bileşenlerden oluşuyor. Fakat sosyal sermaye olmadan tüm fiziki sermaye üstünlükleri anlamsızlaşıyor.
İlerleyen zamanlarda sosyal sermaye konusunu farklı noktalardan verilerle daha geniş bir şekilde ele alacağım bunu şimdilik bir giriş olarak burada bitiriyorum

9 Temmuz 2018 Pazartesi

Neden Blog Yazıyorum ?

     Blog yazmaya karar vermemin en önemli sebebi kendimi ve düşüncelerimi  akademik sınırlarından arındırmak. Bunu ifade ederken amacım akademik metodu ve bilgiyi zemmetmek değil. Bahsettiğim sınırlar kaynak gösterme ve atıf yapmayı kapsamıyor.  Elbette bir fikir ancak delillerle birlikte ortaya konduğunda doğru ya da geçerli olabilir. Atıf yapmak , alıntı yapmak ya da istatistiksel bazı verileri kullanmak yüzyıllardır var olan bir yöntemdir. Fakat günümüz akademik dünyasında fikir ve yayınlarınız geçerli olması için muhakkak batı olarak nitelendirilen Avrupa ve Amerikalı yazarlardan alıntı yapmak zorundasınız. Akademik bir   "kast" sistemi var. Özellikle Türkçe yayın yapıyorsanız... Eğer makalenizde "batılı" yazarlardan alıntı yapmazsanız makaleniz asla değer görmez. Yukarıda bahsettiğim akademik sınırlar işte bunlar.
Mamafih bende yazılarımda batılı yazarlardan ara ara alıntılar yapıyorum. Bunun sebebi ise bazı gerçekleri vurgulamak. Bilindiği üzere gerek ekonomik üstünlükleri gerekse siyasi üstünlükleri yüzünden batı dünyası kendisi dışında kalan toplumları ve kültürleri yok sayma hatta aşağılama eğilimindedir. Ciddi bir kısmı da düşman olarak görüyor. Bu yüzden kendilerini eleştirdiklerinde ya da düşmanlarını övdüklerinde bunun daha ikna edici bir gerçek olacağını düşünüyorum. Her türk genci gibi bende gençliğimin ilk dönemlerini dünya klasiklerini okuyarak ya da "dahi" diye adlandırdıkları matematikçilerinin hikayelerini dinleyerek geçirdim. Ve korkunç bir ilizyon olarak İnsanlığın daha önce hiç erişemediği bir muasır medeniyetler seviyesinde olduğuna kandım. Daha fazla matematikçi daha fazla fizikçi ve daha fazla kimyacı ile bunu daha da ileri götürmek gerektiğine ikna oldum. Ve kendi toplumuma kendi ülkeme, kültürüme, tarihime karşı bu oryantalist bakış açısı ile bakar oldum. Sonuç kaçınılmaz olarak bir aşağılık duygusu içinde kıvranmak oldu. Kafamı buradan çekip çıkartması gerekenler ise yeni uydurdukları reformist dinleri ile oksidentalist bir bakış açısı ile batıyı olduğu gibi şeytanlaştıran ideolojiler ürettiler. Bütün ideolojiler gibi işe yaramaz ve etkisizdiler. Tüm ideolojileri işe yaramaz ve etkisiz olarak tanımladığımda haddimi aştığımı düşünebilirsiniz. Düşünün sorun değil. Fakat bu idelojik çeşitliğin için de faziletli tek bir toplum yaratılamamış olmasını unutmayın. Refah düzeyi yüksek ülkeleri faziletli ve halkının mutlu olduğu toplumlar addediyorsanız bir kez daha düşünün derim. Norveç, İsveç, ya da Amerika, kanada gibi ülkelerde faziletli bir toplum olduğunu düşünen insanlar gelir eşitsizliği, işsizlik ya da sürekli tekrarlanan ekonomik krizler gibi ekonomik veriler bir yana mutsuzluğun bir tezahürü olan anti-depresan ilaç kullanımı oranlarına ya da intihar oranlarına bir göz atabilirler. Ya da sadece yüzlerine bakabilirler. Fakat bu illüzyon onların ekmeği. Bu rüyayı globalleştirerek satmaya devam etmek zorundalar.
 Globalleşme denilen sürecin aslında yeni bir sömürgeleştirme yöntemi olduğunu düşünüyorum. Bu fikri öne süren ve savunan sol, sosyalist, marksist, komünist akımlar zaten herkesin malumu ama ben o pencereden bakarak bunu söylemiyorum. Bizatihi kapitalistlerin kendisi sistemin tıkandığını sosyolojik olarak bir krizde olduklarını ifade ediyorlar. Bu blogta sistemin tıkandığına ve başka bir sistemin varlığına dikkat çekmek için çeşitli yönlerden tenkitler yazmaya niyetliyim. Bunu yaparken ileri sürdüğüm fikirlerin hiç birinin benim olmadığını üstüne basa basa söylüyorum. Fikirler bana ait değil ama yorumlar bana ait.

6 Temmuz 2018 Cuma

Homo Economicus ve Demokrasi

Homo Economicus ve Demokrasi


    Homo economicus kavramı yalnızca kendi çıkarını düşünen ama bunu da becerebilen bir insan tanımıdır.  Basitçe anlatmak gerekirse : Denek Murat adlı bir adamın önünde tamamen aynı kalite ve miktar iki şişe su olsa ve Murat ikisinin kesin olarak aynı olduğunu bilse ve biri 1 tl diğeri 2 tl olsa homo-economicus olan insan kesinlikle ucuz olanı yani 1 tl olanı alır. Günümüzde geçerli tüm ekonomik teoriler ve analizler bütün insanların homo economicus olduğunu var sayar. Bu varsayıma göre insanlar iktisadi kararları alma aşamasında kendileri için ne en iyisi ise bunu anlar-bilir ve uygular.
    Bu kavram günümüzde yüksek sesle tartışılıyor. İnsanın yalnızca kendini düşünmediğini söyleyenler bir yana bence homo economicus kavramının en sorunlu yeri "mantıklı  ya da akılcı " diye tanımlanan kararların ne olduğu?  Mesele ilk örneğimizde Denek Murat eğer 2 tlik suyu satan, beğendiği bir karşı cins olursa pahalı olanı tercih edebilir. Hatta ihtiyacı ve dahi parası olmamasına rağmen 2 tl'lik suyu alabilir. Bu ise ekonomik olarak çok mantıksız bir karar. Ya da aşağıda linkini verdiğim bir köşe yazarı gibi yiyebileceğinden fazla tatlı alarak parasını çarçur edebilir. Ülkemizde hatırı sayılır miktar da ali dayı bir gecede tarla parasını yiyor. Bununla birlikte  klasik iktisat tüm teorilerini bu varsayım üzerine kurmuştur. Son dönemde yine iktisatçılar arasında  da bu kavramın varsayım ile ilgili yığınla eleştiri mevcut. Ben bu kavramın fazlası ile yanıltıcı olduğunu düşünüyorum.  Konunun detaylı bir incelemesi şu linkte mevcut.
    Benim esas değinmek istediğim nokta homo- economicus kavramı ve demokrasi arasında ki bağlantı. İktisatçılar bu kavramın iktisadi olayları tanımlamakta ki etkilerini tartışıyorlar ama sosyolojik etkilerini pek irdelemiyorlar. Demokrasi kavramı en azından günümüzde tüm bireylerin eşit oy hakkı ve daha bir çok katılım imkanı ile yönetimde söz sahibi olmasını ihtiva ediyor. Bu aslında bireylerin mantıklı tercihler yapacağı varsayan kavramın bir sonucu. Fakat gerçekte öyle mi ? Yani insanlar ya da ortak akıl her zaman en doğru ya da en faydalı olanı seçer mi ? İktisatçıların bir çoğu günümüzde bu soruya "hayır" cevabını veriyor. Öte yandan demokrasinin işlevselliği yüksek sesle sorgulanmıyor. Sorgulayanlar da küstahça , yukarıdan ve aristokratça sorguluyor. Yine temel de homo-economicus kavramını kullanıyor. Ama bir şartla ; yalnızca kendileri homo-economicus! Zenginler ya da çok başarılı insanlar doğal olarak kendilerini homo-economicus olarak görüyor. Zengin ol(a)mayan ya da başarısız olanlarla ile bir tutulmayı adaletsiz öngörüyor.
    Fakat aslında bu kavram temelden tartışılırsa ve son 200 yıldır peşinen kabul görerek oluşturulan kurumlar ve kavramlarda dikkatli incelenirse başta demokrasi olmak üzere bir çok kurum ve teori ciddi manada tartışmalı hale gelecek. Fakat Demokrasi eleştirirken çok dikkatli olmakta fayda var. Demokrasinin alternatifi olarak diktaörlük ya da cunta yönetimlerini önermek, halkın aptal ve eğitimsiz olduğu ya da koyun sürüsü olduğu için oy hakkının ve yönetimde söz sahibi olmasının sakıncalı olduğunu söylemek durumuna düşmektense demokrasi hiç eleştirilmemeli! Demokrasiyi ancak  daha insanı ve adil bir düzen arayışı noktasından hareket ederek tenkit etmek şarttır! Daha insani olmak ise öncelikle  hiç bir insanı aşağılamadan , ötekileştirmeden, ayrışıtrmadan "İnsan" nedir diye sorarak ilerlenirse doğru bir yere varabilir.
    İnsan herhangi bir mantık ya da fayda kategorisine sığmayacak kadar çok yönlü ve derindir. Farklılıklar bir yana çoğu zaman bencilce kendi aleyhine kararlar alır. Sevdiğim bir şiirin şu bölümü tam da bu noktayı vurguluyor:

Kendi çıkarlarının tersine kendi kendine
bir insan ne kadar tutumlu olabilir?

Küçük bir sızlanma yeterince irkiltici
mantıklı bir kavganın erdemi, cesur uyku
benim uykum bu, bölünebilir
(Necmi Zeka -Posta pulu)

     Homo- economiscus kavramı bence modern yönetim yöntemlerinin de temelini oluşturuyor. En sığ hali ile demokrasi;  ayrıcalıklı hiç bir  kesimin olmadığı herkesin tamamen eşit olduğu bir sistem olarak anlatılmış olsa da , güya demokrasi ile yönetilen en yüksek ekonomik refah düzeyine sahip ülkelerin hepsinde monarşi hala güçlü biçimde hüküm sürüyor. Ayrıcalıklı ve veraset yolu ile güçlü  olan bir çok aile de cabası. Belki monarşinin olmadığı Amerika örneği verilebilir ama gelir eşitsizliği ya da sosyal refahın bölüşümü konusunda çuvalladıkları bir sır değil.  Ayrıca Amerikada da Bush ailesi Keneddy ailesi gibi ayrıcalıklı ailelerin varlığı ortada. Öte yandan oylarla değişmeyecek hatta halkın çoğunun bir haber olduğu bir müesses nizamın( müesses nizam:  bürokrasiye yerleşmiş seçmenlerden bağımsız olarak savaş kararları alabilen yasalar çıkarabilen bir gürüh) varlığı da Trump'ın başkan seçilmesinden sonra iyice ayyuka çıktı.  Bu nokta da aslında demokrasi oldukça homo-economiscus olan bir takım seçkinleri halk isyanından koruyan bir katalizör görevi görmektedir. Dahası tüm kaynaklarını sömürdükleri,parçaladıkları milletleri de kendi tercihleri( kendi seçtikleri liderler ve kendi kurumları ile !)  ile sömürmeye devam etmelerinin de sinsi bir markası haline gelmiş olabilir. Bu kadar ince düşünüp bu sistemi kurabilecek kadar akıllı değiller elbette fakat bunu kullanabilecek kadar sinsi olabilirler. Bir iş adamı gibi bir fırsat gördüler ve sonuna kadar kullanıyorlar.
      Peki demokrasi ve kapitalizm yokken ne vardı. Bir çok insan -özellikle yayıncılar ve bilim insanları- Dünya'nın demokrasi ve kapitalizm ile geliştiğini ve öncesinde ilkel ve oldukça mutsuz insanların yaşadığı bir yer olduğunu düşünür. Uzay çalışmalarını, atom bombalarını ya da telefon televizyon gibi teknolojik imkanları bir medeniyet göstergesi sayarlar. Halbuki medeniyet kelime manası olarak teknolojik ilerlemeyi değil insanların birbirine hoşgörülü olduğu, barış içinde kaynakların adil dağıldığı bir düzeni ifade eder. Sanayileşmenin Kültür Temelleri adlı kitabında ünlü iktisat tarihçisi John U. Nef ingilizce medeniyet anlamına gelen "civilization " kelimesinin etimolojik kökeni hakkında bilgi verir. İlk ve en kapsamlı bilginin 1776 sıralarında Marquis de  Mirabeau'nun "L'Amy des Femmes ou Traite de la Civilisation" adlı eserinde şu şekilde geçtiğini yazıyor:
"Bir Halkın medeniyeti onun örf ve adetlerinin yumuşaması, şehirleşme, nezaket ve umumi ahlak ve adabın gözetilmesine ve kanunlaşmasına imkan verecek bir bilgi yayılması demektir. Bir cemiyet faziletli bir hayat yaratamazsa medeni olamaz. Ancak bütün unsurları ile yontulmuş, yumuşamış olan cemiyetlerde insaniyet fikri doğabilir."

    Bu tanım batı Avrupa'da yüzlerce yıl süren kanlı savaşların ve yıkımların ardından edinilmiş tecrübelerin bir tezahürü. Fakat 200 yıl sonra ardılları medeniyete oldukça materyalist ve dar bir bakış açısı ile  zenginlik ve teknolojik gelişme manası yüklediler.
     Yıllar önce coğrafya okuyan bir arkadaşımdan Tournefort Seyahatnamesi isimli bir kitap almıştım.  Joseph de Tournefort isimli bir gezgin ve doğa bilimci  tarafından yazılan bu kitap ise vatanı olan Fransa'ya gönderdiği mektuplardan oluşuyor. Mektuplar hiç sevmediği ve oldukça barbar bulduğu Anadolu insanları hakkında gözlemlerini içermekte. Bir yanı ile de 18. yüzyüyılın ilk yarısının bir fotoğrafı niteliğinde. Kitabın editörü Stefanos Yerasimos özellikle yönetim biçimi ve halkın yaşayışı ile ilgili bilgilerin daha önce bir çok seyyah tarafından aktarılanlarla aynı bilgiler olduğunu en başta belirtmiş. Bu da aktaracağım kısımın tek birinin ya da tek bir zamanı diliminin değil epey uzun zamandır var olan ve eleştirel bir bakış açısı ile bakıldığında bile hakkı teslim edilen gerçeklikler olduğunu ortaya koyuyor.
Aşağıda ki bölüm 14. mektuptan.
        "Türkiye de ne dilenci ne para isteyen kimse vardır.Çünkü onların tüm gereksinimleri karşılanır. Varlıklı kimseler hapishanelere giderek borç nedeni ile hapse düşen kişileri kurtarır. Çekingen yoksullara titizlikle yardım edilir. Yangın yüzünden perişan olan bir çok ailenin yardımlarla ev sahibi oldukları görülür! Bunun için  felakete uğrayan insanların camilerin kapısına gelmeleri yeterde artar. Acılı insanları teselli etmek için evlerine gidilir. Vebalı hastalar komşularının kesesinden ve tekkelerin kaynaklarından yardım alır. Lewenklaw'ın (alman gezgin) da vurguladığı gibi , Türkler merhametlerine sınır koymazlar. Büyük yolların onarılması , geçenlerin serinletilmesi amacıyla çeşmelerin yaptırılması için paralarını harcarlar; hastaneler ,hanlar, hamamlar,köprüler, camiler yaptırırlar. " 
Bir kaç paragraf sonrası şu bölüm yine 14. mektuptan,
"Yardımseverlik ve ahiret aşkı İslam dininin en temek noktaları olduğundan, büyük yollar genellikle bakımlıdır. abdest alabilmeleri için su gerektiğinden buralarda sık sık su kaynaklarına rastlanır. Yoksul kişiler suların getirilmesine katkıda bulunurken, halleri vakitleri biraz daha iyi olanlar kaldırımları yaptırırlar. Büyük yollarda köprüler yaptırmak için komşuları ile işbirliği yapar, varlıkları oranında kamu mallarına katkıda bulunurlar. İşçiler bedenen çalışırlar ve bu tür yapılar için ücret ödemeden duvarcılar, vasıfsız işliler çalıştırılır.  Köylerdeki evlerin kapıları önünde yolcuların içmesi için su testileri bulunur. Kimi iyi Müslümanlar büyük yolların kenarına yaptırdıkları bir çeşit gölgeliğe yerleşerek sıcak yaz günlerinde gelen geçen yorgun kişileri dinlendirip serinletmekten başka işle uğraşmazlar. Yardımseverlik düşüncesi öylesine yaygınlaşmıştır ki , Türkler arasında pek az görünmekle birlikte , dilenciler bile fazla paralarını yoksullara verme zorunluluğu duyarlar; bunlar , yardımseverliği ya da daha doğrusu kendini gösterme merakını abartarak, gereksinim fazlası paralarını ekmeklerini ve yiyeceklerini, bunları satın almada hiç bir güçlükle karşılaşmayan ve rahat yaşayan kişilere vererek erdemlerinin ne kadar üst düzeyde olduğunu onlara kanıtlamak isterler."
" Müslümanların yardımseverliği hayvanları bitkileri, ölüleri bile kapsar. Bunun Allah'a hoş geleceğine, çünkü aklını kullanmak isteyen insanın hiçbir şeyin yoksunluğunu çekmeyeceğine inanırlar; akılları olmayan hayvanlar ise içgüdüleri ile hareket ederek , çoğunlukla yaşamlarını pahasına yiyecek ararken tehlikelerle karşı karşıya kalırlar. Kentlerde, sokakların başlarında  köpeklere atmak için et satılır: Türkler yardımseverlik gereği olarak köpeklerin yaralarını, özellikle ömürlerinin sonuna doğru çok bakımsız kalan bu hayvanların uyuzlarını tedavi ederler. Bazı iyi yürekli sofu kişiler hayvanların rahat yatması ya da yeni doğum yapan köpeklerin rahat etmesi amacıyla saman getirirler; kimileri doğuran köpeğin yavrularıyla kapalı bir yerde yaşaması için kulübeler yapar. Haftanın bazı günlerinde köpek ve kedileri beslemek için , iyi hazırlanmış vasiyetnamelerde kurulmuş vakıfların bulunduğuna inanmakta güçlük çektik.; ne var ki bu olağan bir durum: İstanbul 'da , vasiyetname sahiplerinin vasiyetinin yerine gelmesi amacıyla köşe başlarında hayvanlara yiyecek vermeleri için bazı kimselere para öderler. Çoğu kasap ve fırıncı bu amaçla kullanılmak üzere küçük paralar ayırır.Türkler çok yardımsever olmakla birlikte köpeklerden nefret ederler ve onların evlerinde bulundurmaktan hoşlanmazlar; veba salgını çıktığında,bu pis hayvanların etrafa mikrop saçtıklarına inandıklarından, önlerine çıkan bütün köpekleri öldürürler.
   " Buna karşılık köpekleri delişmen , hercai bulmaları karşın kedileri hem doğal temizliklerinden hem de ağırbaşlılıkları nedeni ile kedileri sempatik bulurlar."

    Yukarıda anlatılan Anadolu 1700 yılların sonlarında yapılan medeniyet tanımına ne kadar uyuyor değil mi ? Mirabeau'nun dediğini hatırlayalım:Bir cemiyet faziletli bir toplum yaratmazsa medeni olamaz. Batı Avrupa'da  henüz medeniyet tanımı yapılmamışken yaşanan bu medeniyetin nereden geldiğini  anlamak için daha önce civilization kelimesinin kökenine indiğimiz gibi Türkçe "Medeniyet" kelimesinin de kökenine inmek gerekir. Bizim kültürümüze medeniyet kelimesi 600 (altıyüz) 'lü yılların sonunda yani yaklaşık 1100 (bin yüz )yıl önce girmiştir ve Medineli olmak demektir. ...

Yazıyı buraya kadar okuyanlar E demokrasiyi eleştiriyorsun , monarşiyi, diktatörlüğü, eleştiriyorsun peki ne öneriyorsun diye sorabilirler. Bu yazı cevap vermeye çalışmaktan çok soru sorma amacı ile yazıldı. Tabi ki bir cevabım ve görüşüm var. Fakat soruların daha önemli olduğunu düşünüyorum.
Son olarak yine ve tekrar söylüyorum!
Başka bir yol daha var!





Yararlanılan Kaynaklar :
- http://www.iktisadiyat.com/2010/09/12/bir-iktisadi-sistem-olarak-islam/   -Ekrem Cunedioğlu-
-https://www.huffingtonpost.co.uk/ioan-marc-jones/terrible-economic-theory_b_6803380.html?guccounter=1
- https://www.youtube.com/watch?v=iqKdEhx-dD4- Isolation - Mind Field
-Tournefort seyahatnamesi - Kitap Yayınevi- ilgili bölüm 14. mektup sf : 60
-Sanayileşmenin Kültür Temelleri- John U. Nef - 1000  temel eser Devlet Kitapları.
-TARTIŞILAN BOYUTLARIYLA “HOMO ECONOMICUS” “HOMO ECONOMICUS” WITH ITS DIMENSIONS UNDER DISCUSSION
Prof Dr. Hüseyin AKYILDIZ•

3 Temmuz 2018 Salı

İşçi ve İşveren İlişkisi Üzerine

İşçi ve İşveren İlişkisi Üzerine

    Temel olarak karşılıklı anlaşma sonrasında işçi bir emek sunar ve işveren bir ücret öder. Bu emek fiziksel çalışma da olabilir fikri bir çalışma da olabilir. İşveren bu emeği belli bir ücret karşılığında satın alır. Sonra bu emeğin ürününü ya kullanır ya da satar. İşçi'ye ödediği para eğer satacaksa sattığı fiyattan az olmalıdır ki işçi'den emek talep etmeye devam etsin.  Eğer kullanacaksa (yani terzi, ayakkabı boyacısı, tesisatçı vs.) işçi bir ücret talep eder işveren belli veriler üzerinden bir kıyas yapar kabul eder ve ya etmez.
Yani işçiliğin iki türü vardır:
    Birincisi  bir patrona çalışmak ve kar-zarar gibi durumlarla ilgilenmeden emeğini arz etmek.
    İkincisi kendine çalışarak kar- zarar gibi durumlarda risk almak. Bu seçenekte işveren aynı zaman da müşteridir. İşçi de aynı zamanda patron.Buna serbest meslek meslek denir. Serbest meslekte ki işçiler teoride Şunları kendi belirleyebilir:
- Çalışma saatleri
- Ücret
Fakat pratikte bunları belirlerken -eğer para kazanmak istiyorsa- bir çok kısıtlama ile karşılaşır.
    Örneğin bir terzi düşünelim adı Cahid olsun. Cahid paça düzeltme işi için bir fiyat belirlediğinde bu diğer terzilerin fiyatlarından etkilenir. Ortalama olarak piyasa da paça yapma ücretleri 10 tl ise bu Cahid 20 tl fiyat koyamaz.  Teoride koyabilir ama pratikte 20 tl yaparsa kimse paça yapma işini bu Cahid'e vermez. Fakat yine de istemediği işi almayabilir işini belki geceye bırakabilir ya da erkenden kapatıp evine gidebilir. Yani yine de kendi kendinin patronudur ve patron baskısı yoktur.
    Peki Cahit neden terzilik yapma yerine bir tekstil şirketinde işçi olarak çalışır ?
    Geçenler de bir esnaf ile böyle bir muhabbetimiz oldu. Neredeyse 20 yıldır işlettiği bir camcı dükkanı var. Dükkanı epey büyük ve köklü sayılır. Fakat bir kaç borcu olduğundan bahsetti ve borçlarımı öder ödemez kapatacağım abi uğraşılmıyor girip bir yerde çalışırım dedi. En azından maaş günün belli sigortan yatar diye de ekledi. Daha da farklı örnekleri var. Kafan rahat olur sigortan olur gibi nedenlerle serbest meslek ile uğraşmak istemeyen bir çok esnaf tanıyorum. Yüksek vergiler daha doğrusu çok çeşitli vergiler de bu kararların alınmasında etkili oluyor sanırım. Stopaj vergisi katma değer vergisi (KDV) gibi vergiler küçük esnaf için külfet oluşturuyor.  Savunulacak bir yani yok sonuçta bir çeşit hırsızlık ama bu yüksek vergiler yüzünden kirayı düşük gösterme ya da faturasız ticaret ile bu vergilerden kurtulmaya çalışıyor esnafın neredeyse tamamı. Konuyu kapsamından çıkarmamak için bu noktada daha fazla ayrıntıya girmeyeceğim.
    Terzi cahit veya Bizim Camcı gibi aslında serbest meslek sahibi olan bir çok insan işçi olmayı göze alırken bir çok işçi de kendi kendisinin patronu olduğu bir işin hayalini kuruyor.
Peki işçi olmak nasıldır ?
    Eğer çalıştığınız yer küçük bir yerse ve  çalışan sayısı 3-4 ise işiniz zor. Mesai kavramı iş bitene kadardır. Maaşınız ise yine asgari ücret. Üstelik işiniz yani iş tanımınız ne iş olsa yapacak diye yazılmıştır. Müşterilere çay ikram eden bir muhasebeci olabilirsiniz. Emeğiniz talep edilirken burası senin de dükkanın denir ama ücret öderken ya da yıllar sonra işten çıkarken aslında hiç sizin olmadığını anlarsınız.  Eğer 5'ten daha fazla çalışan var ise biraz daha rahat olma şansınız vardır. Çalışan sayısı arttıkça şirkette roller daha keskinleşir.Mesai saatleri de keza öyle. Tabi yine de sizden fazla mesai istenirse hayır diyemezsiniz. Eğer fazla mesai ücreti ödemezlerse de çok göze batmamalısınız.
     2010 yılında 6 ay kadar Sevenhill tekstil mağazasında part-time olarak çalıştım. Günde 4 saat çalışacağımı konuşarak işe girdim. Aylık maaşım 300 tl artı prim olacaktı. Fakat ilk gün Full çalışmam gerektiği söylendi. Bunun anlamı sabah 10 akşam 10 çalışmaktı. Gençtim çok umursamadım ve çalıştım. Bir ara günde 4 saat çalışmak için girdiğim işte uykusuz ve aralıksız 36 saat çalıştım! Sorun çıkarmadım iş evime yakındı hem bu bir kerelik bir şeydi. Fakat ücretim artmadı. Karşı çıkmak ben mesaimi doldurdum demek aslında işten atılma ile ya da ciddi bir mobbinge(Mobbing ya da bezdiri, bir grup insanın, bir kimseye veya başka bir gruba sosyal kabadayılık yapması. Latince kökenli sözcük; psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, rahatsız etme veya sıkıntı vermek anlamlarına gelir) maruz kalmak için davetiye çıkarmak anlamına geliyordu. Özellikle insanların sistematik olarak borçlanmaya teşvik edildiği bu günlerde işten çıkarılmak bir çok insan için kötü bir durum oluşturmaktadır.
    Bu nokta da işçileri patronların ya da müdürlerin şerrinden korumak için sendikalaşma seçeneği güçlü bir seçenektir. Tabi sendikalaşma ancak belli bir çalışan sayısı olan işletmelerde mümkün. Ve sol tandanslı partonlar tarafından bile hoş görülmez. :)
    Tabi ki bütün patronlar ya da müdürler kötü değildir. Hepsinin kötü olduğunu düşünerek sermaye sahipliğini yok etmek ne kadar mantıksız ise hepsinin iyi olduğunu düşünerek işçilerin hassas durumlarını yok saymak da o kadar mantıksız. Fakat ne kadar güçlü düzenlemeler yaparsanız yapın eğer patron, yönetici, müdür bir işçiye hayatı zindan etmek isterse edebilir. Belki sendikal bir dayanışmanın için de olan işçisinin ücretini kesemez ya da fazla mesai yaptıramaz. Ama ağır işlere koşabilir, imkanlarını azaltabilir hatta çok zorlanırsa kapatıp gidebilir.
    İşçi de eğer isterse patronuna zarar verebilir tabi. İşten çıkmadan hatta göze batmadan. Tanıdığım bir sevkıyat  şoförü eski şirketinde patronun "gıcık" hareketlerini anlattıktan sonra şimdi ben bu adamın arabasını sürerken kavisler de yavaşlar mıyım ? demişti.  Yönetmelikler, kanunlar sıkı denetlense bile işçiyi ve ya çok istisna durumlarda da olsa işvereni bir yere kadar koruyabilir. Tamamen sistemi değiştirseniz bile...
    Budapeşte de bir yıl öğrenim gördüm aldığım derslerden bir tanesi "Sosyalizm sonrası ekonomilerde geçiş süreci" adında bir dersti. Macaristan da bir zamanların sosyalist ülkesi. Dersi veren öğretim görevlisine  para hiç yok muydu gerçekten insanlar tamamen eşit miydi? diye sordum cevaben şöyle bir şey anlatmıştı:
  "  En rahat yaşayanlar manavlardı. Herkese belli miktarlarda sebze-meyve dağıtılırdı. Karne ile hakkınız olanı alırdınız. Ama manav kimi daha çok seviyorsa ya da kim manava daha çok sevgisini gösterirse o en taze olanları alabilirdi. Görece daha çürük daha az tatlı olanlar manavın daha az sevdiklerine giderdi. Tabi manav da diğer dağıtım görevlilerini otomatik olarak severdi.Mesela ekmek sorumlusu, ya da araba dağıtan adamı vs. Bu bir karşılıklı çıkar ilişkisiydi ve para olmasa bile zenginlik mümkündü."
    Aslında esas sorun ahlak. Sistemi ne kadar mükemmel kurarsanız kurun eğer insanlar buna uymakta direnirse işlemez. Ama eğer insanlara bir ahlak disiplini verirseniz.  En azından hırsızlık adam kayırma haksızlık yapanlar tarafından bile ayıp ve gizli kalması gereken bir şey olursa kötü bir sistem bile iyi işler.
Kapitalizm ve ya komünizmden başka bir yol var !

Hür Teşebbüs Sistemi

Hür Teşebbüs Sistemi

    Kapitalizmin yılmaz savunucusu  Amerika'nın yıllarca kapitalizmi tanımlamak için kullandığı kelimeler. Hür teşebbüs sistemi. İnsanların istediği işte çalışabileceğini, istediği ticareti yapabileceğini öngören bir sistem. Bunun için gereken şey serbestleşme ve mümkün olduğunca az devlet müdahalesi yani mümkün olduğunca az "kanun" , "yönetmelik", "mevzuat". Gittikçe azalan vergi oranları ve gittikçe azalan kanunlar  sonrasında 2008 "büyük" finansal krizi. En azından iki Amerikalı  belgeselci Charles Ferguson ve Micheal Moore bunu iddia ediyor. Tabi bir de açgözlü Wall Street bankacılarının masum ve saf halkı kandırması var. Bu kandırmacaları yapmak için de güçlü bir lobi faaliyeti kullanarak siyasileri kontrol altına alıp, istediği kanunları geçirmişler. İki belgeselde temel olarak bunu anlatmaya çalışıyor.
    Ve aradan geçen 8 yıl sonrasında seçilen yeni başkan Donald jr. Trump. Masum ve saf halk yine kandırıldı. O işçi ayaklanmaları , yaşanan fakirlik sonrası "aydınlanma" , evleri haczedilen insanlar, kalkıp oyları ile isyan edecek %99'luk kesim demokratik hakkını kullanmış ve ünlü,zengin bir iş adamını seçmişlerdi. Elbette bunu kaldıramadılar. Küfürler ve aşağılama aldı başını gitti. Ama bir an bile biz nerede yanlış yapıyoruz demediler. Onun yerine zamanla anlayacaklar biz kesinlikle haklıyız.Çok akıllıyız. Çok kitap okuduk. Doğru biziz. Er ya da geç bizim fikirlerimizin doğru olacağını anlayacaklar diye düşünüyorlar. Tek hatamız doğruyu kitlelere ulaştıramamak diye düşünüyorlar. Daha çok bekleyecekler.
    Yaklaşık 8 yıl önce izlediğim iki belgesel İnside Job ve Capitalism A Love Story isimli iki belgeseli tekrar izledim. Geçen zaman da iktisada bakış açım epey değişmiş bir çok yeni fikirler tanışmış olarak bu kez alkışlar ve " adamlar belgesel yapmış abi" nidaları ile izlemedim. Çünkü manipülasyonun her türlüsüne yıllarca maruz kalmış bir genç olarak( Türkiye'de yaşayan herkes gibi )  artık biri manipülasyon yapıyorsa anlayabiliyorum. Bu sözlerimden bu iki belgeselcinin manipülasyoncu kötü insanlar olduğunu düşündüğümü ya da Wall street'i savunduğumu çıkarmayın.  Fakat kapitalizmi zemmetmek için kullandıkları argümanlar zayıf. Amerika'da ciddi bir sosyalist alerjisi vardır. İnsanlar uzun yıllar boyuna şeytanlaştıran komünist- sosyalist ideolojilere karşı ciddi toplumsal refleksler (refleks: Üstüne çok düşünmeden verdiğimiz tepkiler. Dıştan gelen bir uyarıma karşı oluşuveren istençdışı sinir etkinliği) geliştirdiler. Aslında haklılardı. Komünizm gerçekten şeytani bir sistem üretmek üzerine kurulmuştu.  Ama haksız oldukları nokta komünizmin alternatifi olarak sundukları kapitalizmdi.
-Adam Smith şöyle diyordu;  herkes kendisi için en iyi olanı yaparsa bu aynı zamanda herkes için en iyi sonucu verir.
-Sosyalistler ise: Herkes toplum için en iyiyi yapmaya zorlanırsa(!) bu aynı zamanda herkes için en iyi sonucu verir.
    İkisinin de atladığı şey ise İnsan doğasının karmaşıklığı ve benzersizliğiydi.  Yine ikisi de insanların varlığını sadece maddi seçimler merkezli bir bakış açısı ile tanımlıyordu.
Çok derinlemesine bir analiz yaparak uzun ve iddialı cümleler kurmayacağım.(şimdilik).
Nobel ödüllü (!) fizikçi Erwin Rudolf Josef Alexander Schrödinger'in  60 yıl önce yazdığı şu satırları aktararak son bir cümle yazacağım. Alıntıyı John U. Nef'in Sanayileşmenin Kültür Temelleri isimli kitabından yapıyorum.
"BIlim (diyor) emin ve degismez bilgiler edinmemiz yolunda ulaşabildiğimiz en yüksek seviyeyi temsil etmektedir. (ama) Ben etrafimdaki gerçek dünyaya ait ilmi bilgilerin pek yetersiz olusuna sasiyorum... bilim gerçekten bizim kalbimize yakın olan bizi gerçekten alâkadar eden her şeye karsi müthiş bir sessizlik içindedir... Tanri ve edebiyat, iyi ve kötü, güzel ve çirkin hakkinda hiç bir şey bilmiyoruz. Bilim bazen bu sahalara ait suallere cevap vermeye kalkışuyor, ama verdiği cevaplar çok defa ciddiye alınmayacak kadar aptalca şeyler oluyor.Kisacasi, biz bilmin bizim için kurduğu bu maddi dünyaya ait değiliz. Biz onun içinde değiliz... Onun içinde olduğumuza inanuyoruz... (çünkü)... vucutlarimiz ona ait
Ve bu rahatsiz edici durumun sebebi diş dünyayi inşa etmek maksadıyla, kendi şahsiyetimizi disarda bırakma, onu bu tablodan kaldırma gibi gayet basitleştirici bir yola gitmemizdir; şahsiyetimiz gitmis, uçmuştur, sanki ona ihtiyacumız yoktur."
Kapitalizm ve komünizmden başka bir yol daha var!

Küçük İşletme Büyük Ekonomi - Sosyal Sermaye 4 Herkesin işçi olduğu bir toplumda sosyal ilişkiler giderek azalır. Ticaret insanlar ar...